Bazen tarihin tozlu sayfalarında gezinirken bir kelimeye takılır insan… “Ulûfe”… “Cülus”… Soğuk ve uzak gibi duran bu iki kelime, aslında bir imparatorluğun nabzını tutan kalp atışları gibidir. Bugün seni, bu iki kelimenin ardındaki anlamı bir hikâyeyle keşfetmeye davet ediyorum. Çünkü bazen tarih, bir olaylar zincirinden değil; bir adamın kararından ve bir kadının sezgisinden doğar.
Ulûfe ve Cülus: Bir Sarayda Başlayan Hikâye
16. yüzyıl İstanbul’unda, Topkapı Sarayı’nın taş duvarları ardında hareketli bir gün yaşanıyordu. Osmanlı tahtında değişim rüzgârları esmiş, yeni padişah tahta çıkmıştı. Sarayın koridorlarında telaş vardı, çünkü herkes “cülus bahşişi”ni bekliyordu. O sırada sarayın avlusunda iki kişi, bu büyük olayın anlamı üzerine kendi dünyalarından konuşuyordu: tecrübeli bir yeniçeri olan Ali ve sarayda görevli akıllı ve sezgili kâtip Zeynep.
“Cülus” Ne Demek? Bir Tahtın Doğuşu
Ali, kılıcını kemerine takarken gözlerini sarayın yüksek kubbelerine çevirdi. “Cülus oldu Zeynep,” dedi gururlu ama temkinli bir sesle. “Yeni padişah tahta çıktı. Şimdi her şey yeniden başlayacak.”
Zeynep gülümsedi. “Cülus… Yani tahta çıkış. Ama sadece bir hükümdarın el değiştirmesi değil bu, değil mi Ali? Aynı zamanda bir dönemin bitip yeni bir dönemin başlaması.”
Ali başını salladı. Erkeklerin çözüm odaklı düşüncesiyle konuşuyordu: “Doğru. Yeni padişah demek, yeni stratejiler demek. Yeni savaş planları, yeni düzenlemeler… Ama aynı zamanda orduya olan sadakatin de tazelenmesi demek.”
Zeynep ise olaylara daha empatik yaklaştı: “Ve halk için yeni umutlar… Belki daha adil bir yönetim, belki daha huzurlu bir gelecek.”
Cülus kelimesi, Arapça kökenli olup “tahta oturma” anlamına gelir. Osmanlı’da her padişah değişiminde cülus töreni yapılır, bu da devletin devamlılığının simgesi sayılırdı. Ancak bu tören yalnızca bir sembol değildi; siyasî, askerî ve toplumsal düzeni yeniden şekillendiren bir adımdı.
“Ulûfe” Ne Demek? Sadece Maaş Değil, Bir Sadakat Yeminidir
O gün sarayda başka bir heyecan daha vardı: Yeniçeriler, ulûfelerini alacaklardı. Ulûfe, Kapıkulu askerlerine düzenli olarak verilen maaş anlamına geliyordu. Ancak bu, sıradan bir ödeme değildi; devletin askerlerine verdiği değerin, onların sadakatine duyduğu güvenin göstergesiydi.
Ali, yıllardır her üç ayda bir aldığı ulûfenin sadece bir para kesesi olmadığını çok iyi biliyordu. “Ulûfe günü geldiğinde, elimdeki akçeleri sayarken hep şunu düşünürüm,” dedi Zeynep’e. “Bu sadece maaş değil. Bu devletin bana olan inancı. Benim de bu toprağa olan borcum.”
Zeynep ise olaya yine farklı bir yerden baktı: “Ve aslında bir bağ kuruyor değil mi? Devlet ile asker arasında, bir tür güven ilişkisi…”
Gerçekten de ulûfe, Osmanlı’da yalnızca bir ödeme sistemi değil; imparatorluğun askerî düzeninin bel kemiğiydi. Bu maaş, askerlerin devlete olan bağlılığını pekiştiriyor, aynı zamanda yeni seferlere hazırlanma motivasyonunu sağlıyordu. Cülus sonrasında verilen “cülus bahşişi” ise, bu bağlılığın yeniden teyit edilmesiydi.
Bir Maaşın ve Bir Törenin Ötesinde
Yeni padişahın tahta çıktığı gün, cülus bahşişi dağıtıldığında Ali gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. O an, yalnızca kesesine birkaç akçe girmiyordu; yüzyıllardır süren bir devlet geleneği yeniden can buluyordu. Zeynep de bunu hissediyordu. “Bir para kesesi… Ama içinde bir imparatorluğun kalbi atıyor,” dedi fısıltıyla.
Ali gülümsedi: “Bir tahta çıkış… Ama arkasında binlerce insanın emeği, duası, umudu var.”
İşte ulûfe ve cülus böyleydi: biri sadakatin somut ifadesi, diğeri hükümranlığın sembolü. Biri askerin devletle kurduğu bağ, diğeri halkın geleceğe dair beslediği umut.
Sonuç: Tarih Bir Kelimeden Fazlasıdır
“Ulûfe” ve “cülus” belki bugün kulağa sadece tarih kitaplarında geçen kelimeler gibi gelebilir. Ama onların ardında bir imparatorluğun yükselişini, askerlerin sadakatini, halkın umutlarını ve kadınların sezgileriyle şekillenen stratejileri vardır. Bu kelimeler, sadece geçmişi değil; sadakatin, gücün ve umudun anlamını taşır.
Peki sen ne düşünüyorsun? Devlet ile halk ya da asker arasında bu tür semboller günümüzde hâlâ anlam taşıyor mu? “Sadakat” dediğimiz şey sadece sözle mi olur, yoksa hâlâ bir “ulûfe”ye ihtiyaç duyar mıyız? Düşüncelerini yorumlarda paylaş, birlikte tarihin bugüne uzanan yankısını konuşalım.